Donald Trump'ın geçtiğimiz günlerde ABD ve İran arasında barışı tesis etmek adına "çok iyi ve verimli görüşmeler" yapıldığına dair iddiası, Tahran yönetimi tarafından anında ve sert bir dille yalanlandı. İranlı yetkililer, Washington'dan gelen bu iyimser havayı reddederken, ordu kanadından yapılan açıklamalar meseleyi alaycı bir boyuta taşıdı. İranlı bir askeri sözcü, Amerikalıların diplomatik bir temas kurmak yerine adeta "kendi kendileriyle müzakere ettiklerini" savunarak Trump'ın iddialarının altını boşalttı. Bu durum, sadece iki ülke arasındaki bir iletişim kopukluğunu değil, on yıllardır aşılması mümkün olmayan devasa bir güvensizlik uçurumunu simgeliyor.

Tahran'ın bu keskin reddedişi, diplomasi kapısının tamamen kilitlendiği anlamına gelmiyor ancak İran’ın mevcut sert tutumu, bir barış arayışından ziyade olası bir masanın koşullarını kendi lehine belirleme stratejisi olarak okunabilir. İran cephesinden bakıldığında, Washington ile yürütülecek her türlü diyalog, geçmişin acı tecrübeleriyle gölgelenmiş durumda. Özellikle Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, yıllar süren çabalarla inşa edilen 2015 nükleer anlaşmasından (JCPOA) tek taraflı olarak çekilmesi, Tahran'da Batı'nın vaatlerine duyulan inancı kökten sarstı. Bu nedenle, bugün sunulan 15 maddelik teklifler veya barışçıl retorikler, İran siyasi eliti tarafından büyük bir şüpheyle karşılanıyor.
Güvensizliği besleyen en somut olaylardan biri de diplomatik temasların zamanlaması ile sahada yaşanan askeri hareketliliklerin çakışmasıdır. Geçtiğimiz yıl boyunca Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen ve nükleer programdaki endişeleri gidermeyi hedefleyen dolaylı görüşmeler, bölgede tansiyonun düşeceği umudunu doğurmuştu. Ancak her iki denemede de müzakere süreçlerini hemen ardından gelen İsrail ve ABD kaynaklı askeri operasyonlar takip etti. Tahran yönetimi için bu durum, diplomasinin bir çözüm aracı olmaktan çok, savaş hazırlıkları için bir oyalama taktiği olarak kullanıldığı algısını pekiştirdi. Bu yüzden Trump'ın barışçıl söylemleri, İranlı yetkililer nezdinde samimiyetten uzak bulunuyor.
İran'ın iç siyasi dengeleri de Washington ile kurulacak olası bir temasın önündeki en büyük engellerden biri olarak duruyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve onu destekleyen daha ılımlı kanat, ekonomik yaptırımların baskısını hafifletmek adına temkinli bir diyalogdan yana olsa da, sistemin karar verici noktalarındaki sertlik yanlıları her türlü müzakereyi bir "teslimiyet" olarak nitelendiriyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin son açıklamaları, bu iç baskının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Arakçi, İran'ın bir ateşkes veya görüşme peşinde koşmadığını, aksine mücadeleyi her alanda sürdürmeye hazır olduklarını vurgulayarak devrimci çizginin korunduğu mesajını verdi.
Stratejik açıdan bakıldığında, İran elindeki kozları sonuna kadar kullanma niyetinde. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimi ve küresel enerji koridorlarını etkileme gücü, Tahran'ın elindeki en büyük diplomatik silah. Bu gücü hatırlatan sert söylemler, masaya oturulduğunda İran'ın elini güçlendirmeyi hedefliyor. Trump'ın sunduğu iddia edilen teklif paketi; İran'ın füze programlarına, nükleer faaliyetlerine ve bölgesel müttefiklerine yönelik kısıtlamalar içerirken, karşılığında sivil nükleer yardım ve yaptırım muafiyeti vaat ediyor. Ancak Tahran için esas mesele, bu vaatlerin bir sonraki ABD başkanlık seçiminde veya jeopolitik bir kırılmada yeniden rafa kaldırılmayacağına dair gerçek güvenceler alabilmektir.
Sonuç olarak, ABD'nin sergilediği tek taraflı iyimserlik ile İran'ın resmi reddi arasındaki boşluğun kısa sürede kapanması zor görünüyor. Tahran için müzakere masası, ancak somut adımlar atıldığında ve geçmişteki hataların tekrarlanmayacağına dair uluslararası garantiler sunulduğunda gerçek bir seçenek haline gelebilir. Şimdilik her iki taraf da pozisyonunu koruyarak bir sonraki hamleyi bekliyor. Orta Doğu'da kalıcı bir istikrar için kelimelerden çok, sahada karşılığı olan güven artırıcı eylemlere ihtiyaç duyulduğu bir gerçek.